Ruhsuz

Sizde güneş sokağınızı terk ettiğinde ruhunuzu yatağa bıraktınız mı?

Aklın Kıyamet Vakti!

Posted by ruhsuz on Haz-22-2009

Eğer ilk kez nefessiz kalıyorsan bu sana eğlenceli gelebilir. Sanırım ilk kez yaşıyorum.

Bir daha yaşamak istemeyeceğim bir çok an var hafızamda. Gerçekten ilginçtiler. Korkunç ama gerçekten zevkli. Bu film izlemekten öte bir durum ya da canlı canlı bir trafik kazası görmekten. Beyninin uçtuğunu hissetmek ne kadar güzel olabilir ki. Bir yandan öldüğünde senin için üzülecek insanları düşünürken diğer yandan eğer sağ kalırsam mutlaka bunu tüm insanlar bilmeli, bunu yazmalıyım okumalılar ya da izlemeliler, diye düşünmekten daha çılgınca ne olabilir. Bir yandan öldüğünde hiçbirşeye yaramayacak saniyeler yaşarken diğer yandan saniseleri bile aklında tutmak istemek.
Geçmeyen zaman..
İlk defa gördüğün ağaçlar..
Belki bir daha hiç geçmeyeceğin sokaklar..
Binaların arasından azda olsa görünen gökyüzü..
Ellerin!!

Ellerin hiç bu kadar güzel olabilirmiydi. Titriyorlar, kocasından dayak yemek zorunda kalmış güzel bir kadının çaresizliği var parmaklarında..

Beynin..
Hayatınla ilgili o sıradan saçma şeyleri düşünmekle yorduğun beynin tüm bencilliğiyle vücudunda ki et parçalarını düşünmeye çalışıyor ama onları yönetmeyi beceremez bir halde. Belki kendini bile kurtaramayacak olmanın korkusu var sadece. Pes etmek için gözlerini bekliyor. Gözlerinse bir bebek gözü gibi inceliyor etrafını, şaşırıyor, anlamsızca, manasızca başını çevirdiğin herşeyi beynine gönderiyor. Beynine muhtaç olan herşey aldatılmış bir erkek gibi, yalnız, tek başına.. Kendilerini kontrol etmeyi bilmiyorlar ve yavaş yavaş bir ceset gibi davranmaya başlıyorlar.. Bunu farketsede beyninin yapacağı hiçbirşey yok gibi.

Bunu biliyorsun. Dahada ötesi bildiğin en gerçek şey bu. Bir çığlık değil, etrafı tozlara bulayan bir Duman! Önce boğazını sonra seni yakan bir Duman.. Aklının kıyamet vakti bu.

İşte bu kadar korkunçtur ilk kez. Birazdan yaşayacağın en kısa uykunun ardından, gözkapaklarından sızan gün ışığı ile birlikte dudağındaki gülümsemeyi hissettiğinde, ilk kez yaşıyor olmanın ilginçliği ve güzelliği belirir beyninde..

Bu yüzden bir kez ölürsün.

Bir kez daha gözbebeğine dokunmaz günışığı. Uyanabildiğin her sabahın değerini bil!

Hayatın beni etkilemesini bekliyorum. Sonra hayatı en çok insanların oluşturduğunu farkediyorum ama çevremde ki insanların neredeyse hepsini etkileyecek kadar farklı bir yaşam sürüyorum, bir çoğunun yerimde olmak isteyeceği kadar hemde.. az önce hiç bir zaman yapmak istemediğim işime gelmek için bütün gece uyumayıp daha sokak lambalarının bile zor aydınlattığı sokaklara düşüyodum. Yerler biraz ıslaktı, gece biraz yağmur atıştırmış ama ben son bindiğim otobüsten indiğimde obur bir insan gibi yağmur yemeye başlamıştı toprak, bizim tamda ağzında yaşadığımızı unutmuş yine. İnsanı gerektiğinden ya da düşünebileceğinden çok daha fazla rahatsız eden bir havada birde bu yağmurda ıslanmak, hem de yaz ayakkabılarımla birlikte, hiç mi hiç yaşamak istemeyeceğim birşeydi. Şimdi hala ıslak montumla birlikte kahvem için ısıtmaya başladığım suyun hazırlanmasını bekliyorum. Birazdan hayatın beni bir bardak kahve ile etkilemesine izin vereceğim… Kahve mi döktüm, üstelik istediğim kahvede kalmamıştı, hayat izin verdiğim halde kafamın içinde ki ‘gecenin dördünde istanbul‘ havasını bozmaktan başka bir iş yapmadı yine..
Bu sabah kendime verdiğim en güzel hediye hatta 21 yıldır kendime verdiğim en mükemmel düşünce yaşama nedeni mi bulmuş olmamdı. Daha düne kadar birileri bana bundan söz etse onunla çenem hareket edemeyecek hale gelene kadar dalga geçebilirdim, eleştrebilirdim. Ama yine en saf, en doğal olanı buldum ve aldım kollarımın altına. Çok değil bundan bir kaç yıl önce en zeki ve en çok düşünen sevgilim bana ‘kendini bul‘ diye söylenip dururdu. O gün bugündür uzun bir yolculuğa çıkmıştım. Bu yolculuktan en çok o zararlı çıkmıştı. Çünkü ilk işim onu hayatımdan çıkarmak olmuştu. Bugün en çok yol aldığım gün oldu.
Eğer bir tanrı varsa bize verdiği en mükemmel şey sevginin o büyük erdemi olmalıydı. Sevebilmenin gücü. Ama bu aşk romanlarında, filmlerinde ya da sözcüklerinde geçen sevgi değildi. Üst sokakta oturan Erdemin kız arkadaşı Sevgi’de değildi malesef. Çünkü romanlarda kötü sonlar vardı, filmler hüzünlü müziklerle hayat karartıyor, umutları yıkabiliyordu. Sevgi sözcükleri bu benimde içinde bulunduğum yoldaki pembe gözlüklü insanları korkutup geri döndürebiliyordu. Oysa sevgi o değildi. İnsanın bahsettiğim konuda sadece iki yolu vardı. İyi ve kötü. Sevgi denen şey bitebilecek, koklanacak, yenilecek, harcanacak, içilecek, kafanı güzel edecek bir şey değildi. Sevgi başka türlü birşey. Sürekli verebileceğin, hiç durmadan verebileceğin sanılanın aksine sen dağıttıkça hayvanlar gibi içinde çoğalan birşey. Tercih meselesi. Kötü yola girdikten sonra aynı yolu tekrar dönmen gerekir iyiyi bulman için. Ama iyi olanı seçtiysen, sevgiyle iç içeysen ve bi an bile vazgeçersen kendini kötünün içinde yalanın dolanın en içinde bulabilirdin.
Şimdi diyor ki adam ‘arada bir buluşalım seninle biz yine’ belli ki üzgün, terkedilmiş eski bir bina gibi hissediyor kendini.. Oysa öyle değil, terkettiğim ya da terkedildiğim tüm kadınları hala çok seviyorum. Tekrar olsa yine onları seçerdim sonuna kadar yaşayabilmek için. İnce bir çizgi var. Geçmişe bağlanmak ve gelecek yaratmak arasında. Arada bir istiyor insanın canı, hiç bırakmam diyor bir kez daha eskide kalan o güne dönebilsem. Ve bunu söylerken güzelim geleceği geçmişiyle tıka basa dolduruyor, böylece aklından hiç çıkmayan eskinin eskisi geçmişler yaratıyor. Gelecek boş bir sayfaysa yeni şeyler yazmalısın, önceki sayfadakileri tekrarlarsan hem sen sıkılırsın hemde insanın bir daha okuyası gelmez. Sonra terkedilmiş bir bina olmaktan yakınır durursun.
Düşündüklerimin yanından bile geçemez aslında bu satırlar, daha derin daha yoğun şeyler onlar ama bu boktan kelimeler başa çıkamıyor işte bu işle. Sonra üzerine bir kaç tane de nota basıyorum, havalıda oluyor hani ama ne boktan şeyler olduğunu bir ben biliyorum yine. Yaşamakta inanç meselesi, hani inancın tanrı ile senin aranda diyorlarya. Sevgide öyle aşkta, kelimelerde öyle kahvede, yağmur ve toprakta.. Herşeyin üzerinde ki o tanrısal değeri veremezsen ya terkedilmiş bir bina ya da kanalizasyon çukuru olma ihtimalin yüksek. Benim bunları söylerken her hangi bir kaygım yok ama sen yinede kahvede ki ya da yatak odasının kapısında ki tanrısallıktan bahsetme insanlara =)

‘Aylar önce bir gece yazıp, sabah işe gittiğimde tüm listemdeki insanlara gönderdiğim bir “Günaydın” yazısıydı. Tekrar paylaşmak istedim okumamış olanlar için.’

Mayıs’ta Büyük Ada

Posted by ruhsuz on May-3-2009

Yalnız ada..

Çok yalnız hemde.. Yalnızlığın simgesi benim için büyük ada, eğer gerçek bir “yalnız”san çok güzel eşlik ediyor. Seni dinliyor sorgusuz sualsiz, birana eşlik ediyor. Seni seviyor ister istemez..

Çok değer verdiğim biri ile birlikte gidecektik büyük adaya, 2 mayıs sabahı saat altı buçukta. Ben oradaydım tam o saatte, saatler öncesinden bildiğim gibi o yoktu, gelmeyecekti. Sonra ben bir sonraki vapura kadar bekledim yinede. O sırada zaman geçirmek için iskelede ki kediyle oynadım. Fotoğrafını çektim, patileştik =) bana güzel pozlar verdi. Hava çok soğuktu, yağmur çiseliyordu montumu da giyinmemiştim. Üşüdüm bayağı.

Gidip bir çubuk kraker birde Uykusuz diye bir karikatür dergisi aldım. Her ne kadar beğenmesemde, beklemekle geçirdiğim zamanlarda okumak güzel oldu. Beklediğim kadar iyi yazılar yazmamışlardı, bir kaçı dışında. Sonra vapur geldi, ama 2,80 lira olduğu için akbil geçmiyormuş. Gidip jeton aldım öyle bindim vapura. Ben adalara her gittiğimde vapurda sigara içmişimdir. Normalde yasaklanmasına rağmen bir baktım herkes sigara içiyor bende içtim onları görünce. Sigaraya tekrar başladığımı düşünmesin kimse, Adalara özel birgün bu :)

Vapurda çok güzel fotoğraflar çektim, ilk defa martıları bu kadar yakından ve uçarlarken çektim. Bu arada bir daha ki adalara gittiğimde gitarımla gidip Green Day’den “Time of your life” şarkısını söylemek istiyorum vapurda, umarım bir aksilik çıkmaz. Şimdi o şarkıyı dinliyorum aklıma gelmişken yazayım dedim :) Fotoğraflarda kalmıştık. Büyük, küçük herkes fotoğraf çekiyordu. Bu kadar rahatlatıcı birşey olduğunu o zaman farkettim. İnsana kendini mutlu hissettiriyor. Ne kadar kötü, amatörce fotoğraf çekiyor olsan bile, sana ait. Bu yüzden çok güzel. Ama yinede fotoğraf çeken insanlardan bazıları birbirine canavarmış gibi bakıyor :) Bu da ilginç bir durumdu. Sonra büyük adaya geldik sonunda.

Önce gidip faytonların fotoğraflarını çektim. Daha çok atların fotoğraflarını tabii. Hepsinin yüzünde acı vardı. Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama Kaan Tangöze’nin yüzünden sonra en çok Büyük Adada ki hayvanların yüzleri hüzünlü geliyor bana. Üzülüyorum. Neyse. Sonra koşa koşa bisikletçilerden birine gittim ve bir bisiklet kiraladım, bir saatliğine. Zaten önceki gece uyumadım randevuma yetişeceğim diye, o yüzden çok yorgundum bir saat yeterdi bana, bisikleti bıraktıktan sonra geri dönecektim zaten eve. Bisikleti aldım, kulaklıklarımı taktım, Duman’ın Seni Kendime Sakladım albümünü açtım ve daldım sokaklara. Çok ilginç bir sokak gördüm önce fotoğrafını çektim sonra dayanamayıp Adanın tepelerine tırmanmak yerine kıyıya daya yakın olan bu sokaklarda gezeyim dedim. Sokağa girdim, sonuna kadar gittim, çok ilginç bir kuytu köşe buldum eminim çoğu insan bilmiyordur orayı, orda durup biraz denizi seyrettim. Döndüm yola devam edeyim derken; Pattt !! Bisikletimin ön tekerleği patlamış :S Çok korktum! Sonra hemen bisikletçiye geri döndüm, iyi ki fazla uzaklaşmamışım dedim ama sanırım o girdiğim köşede patladı tekerlek. Adam önce 5 TL istedi tekerlek için ama param yoktu, istesemde veremeyeceğimi söyledim. Cebimde ki tüm parayı ve bisikleti bırakıp gidebileceğimi söyledim. Adam çok iyi biri çıktı “Önemli değil, sen ordan yeni bir bisiklet al devam et” dedi. Çok sevdindim, çok sevdim adamı. Zaten Adanın yerlilerini hep sevmişimdir. Çok insanla muhabbetim vardır orada. Tekerleğin parasını mutlaka vereceğim birgün. Sonra yeni bisikletimi alıp yola devam ettim. Bu sefer o ara sokaklara girmedim, oralara bisikletsiz gezdiğim bir gün gelirim diye düşündüm ve Adanın en tepesine çıkmaya karar verdim.

Yavaş yavaş geziyor bir yandan da fotoğraf çekiyordum. Daha huzurlu bir şey olamazdı heralde. Kendimi ne kadar çok ihmal etmişim. Cebimde ki bütün parayı Rock Cafelerde içtiğim biralara ve sigaralara vererek diye düşündüm. Üstelik oralarda hep sorun vardır, hep bir telaş, yapmacık insanlar ve hatta kötü insanlar. Sende kötü insan olursun öyle zamanlarda ve sonra onların işine gelmediğinde dışlanırsın bile bu kadar basittir onlar için mevzunun içinden sıyrılmak. Bana dokunmayan bin bira içsin şekliyle yaşayan ne kadar çok arkadaşım varmış. Bana dokunursan bir daha da yaklaşma diyen. Oysa bir çoğu elimde büyümüş bir çoğu elimden beslenmiş bir çoğu benim arkadaşlığım ile avutmuştur gençlik yıllarını.

Adalar güzeldir, yalnızdır. Sevecen ve rahattır. Seni sever. Karşılıksız. Ve randevularına hiç geç kalmaz.

Sonra bayağı bir yukarı çıkmıştım. Ağaçtan yapılmış bir büde gördüm, yeni açıyordu adam büfesini, adamı izledim bir süre, adam bana muhteşem günlük rutin işlerini Güneye Giderken şarkısının melodisini yayıyordu sanki ortalığa. İçeriye bir baktım ilk gözme çarpan biralar oldu :) Hemen bir bira aldım ama önce Merkezde Bankamatik var mıdır diye sordum. Çünkü üzerimde başka para kalmamıştı. Varmış. Biramı cebime koydum, tırmanmaya ve fotoğraf çekmeye devam ettim. Çok güzel işçiliği olan bir yola geldim. Tertemiz, dümdüz ve rahat bir yoldu. Biramı açtım o yolda içerek bisikletimi sürmeye devam ettim. Yavaş yavaş. Yolun iki tarafıda ağaçlarla kaplıydı. 10-15 dk gittikten sonra Panayır alanı gibi çok hareketli ışıl ışıl bir meydana geldim :) Atlar, eşekler, faytonlar en önemlisi çocuklar ve birde mola verenler için büyük bir dinlenme yeri vardı. Hemen eşeklerin yanına gittim ben. Çok yorgundular, kafalarını demirlere yaslayarak zor ayakta duruyorlardı. (Bu arada ben yazmaktan sıkıldım, yazının burasına kadar sıkılmadan gelen olabilecekmi acaba :S) Neyse. Eşeklerin sahibine gidip durumu anlattım. Neden iplerini biraz daha uzun bağlamıyorsun eşekler yorgunlukran ölecekler dedim. “Onlar yatmaz burada, ahırda yatarlar ancak dedi” çok şaşırdım. “Nasıl yani sen şimdi bu eşeği bıraksan yatmayacak mı yere” dedim “Hayır yatmaz” dedi. O zaman anladım “Eşeğe altın semer vursan eşek gene eşektir” sözünü. Gerçekten eşekler ya.

Sonra orda eşek muhabbeti yaparken dört genç ile tanıştım. Süper, harika adamlar bunlar. Duman bile dinliyorlarmış. Önce bisiklet üzerinde fotoğrafımı çekmelerini istedim. Sonra da eşek üzerinde çektiler fotoğrafımı, aklınızda olsun eşek üzerinde fotoğraf çektirmek 1 TL sonra duymadım, bilmiyorum demeyin.

Orda da bayağı bir zaman geçirdikten sonra gençlerle birlikte devam ettim yola ama fazla uzun sürmedi onlarla yolculuk. Ben yol kenarında At ve Tay görünce frenleri sıktım sonuna kadar, dedim ki “Siz devam edin ben fotoğraf çekeceğim.” Sonra onlarında fotoğraflarını çektim. Biraz ilerde biramıda bitirdim. Birazda köpeklerden tırsıp hızlı gidince gençlere tekrar yetiştim. Yolun ortasına çok güzel dizilmişlerdi hemen fotoğraflarını çektim onlarında :) Sevindiler.

Sonra merkeze kadar beraber gittik muhabbet ettik, bir ara bisikletlerle yarıştık. E tabi eski toprağım ben :) geçemediler.. Merkeze gittik ben direk bankamatiğe gittim ve kimbilir kaçıncı ŞOK :D Kredi kartı borcunu yatırmadığım için para çekemiyor muşum. Geldik kuru fasülyenin faydalarına :D Ne yaparım nasıl hallederim diye kara kara düşünürken bir baktım gençler bisikletlerini bırakmış geliyorlar. Yanlarına gidip borç para istedim, onlarında çok az parası varmış ceplerinde ki parayı birleştirip bana 3 TL verdiler. O kadar sevindim ki. Sonra telefonlarını aldım paralarını geri vereceğimi söyledim. Sonra ayrıldık. Gidip bisikleti iade ettim ve 3 TL’yi verdim. Benim cebimde 2,85 TL kalmıştı :) onunda 2,80 ini jetona verdim. Sonra vapurda yine her zaman ki köşeme geçtim ve şu aldığım Uykusuz isimli dergiyi okumaya devam ettim. Ama çok çabuk bitirdim dergiyi heralde daha yarım saat varken bitti. Müzikçalar’ımın pilide bitti. Öylece kaldım. Sonra bir sigara daha yaktım ve pili bitmeyen fotoğraf makinemle fotoğraflar çekmeye devam ettim. Vapurun içinde gezip durdum. İlk defa vapurda tuvalete gittim çişimi yaptım, daha önce hiç girmemiştim.

Sonrası malum uyuya uyuya eve geldim. O kadar yorgundum ki bir kere yanlış tramvaya bile bindim :)

Eve geldim ve bir sürü yemek yedim :D Uyudum, uyandım ve şimdi bu yazıyı yazıyorum, birazdan tekrar uyuyacağım, hala yorgunum.

Siz bu satırları okurken ben bambaşka rüyalarda olacağım :D gibi ilginç bir son yapayım bari..

Öylesine..

Posted by ruhsuz on Nis-28-2009

Bana, benim hayal ettiğim grilerin ötesine geçemeyen hayal dünyamdan sıyırıp hem gerçek dışı, fantastik hemde inanılır gibi olan güzel hikayeler anlatacak güzel bir kadın diliyorum Tanrı’dan. [Güzel olmasada olur. Şimdiye kadar böyle bir takıntım olmadı hiç ama cümleyi zengin kılsın maksat.] Ya sıkılırsam diye korkuyorum sonra. Böyle rahat rahat oturup boktan hikayeler geçirmek varken terkettiğim bir kadının gözyaşlarına üzülmek zorunda kalırsam. Ve daha kötüsü, hangisini daha çk hissedersem o gün onun için üzülüyorsam. Bunlara bir güzel kadın daha eklenmesine katlanabilir miyim acaba! Tam 26 saattir sigara içmiyorum. Bu da dünya üzerinde gördüğüm en aptal muhabbetlere sebep olmuş bir maddedir ha.. Hani bırakamıyorum, bırakmıyorum ulan, ölücez ölücez tüh, hayatımın en büyük pişmanlığı gibi dialoglar duyduğum günlerden sonra, ilginç bir pazartesi sabahı kalkıp sigarayı bıraktım dememle birlikte sigarayı gerçekten bırakmıştım. Tamam itiraf ediyorum akşam fırına ekmek almaya giderken bir sigara yaktım ama sadece yakarken çekmek zorunda olduğum için bir kere çektim ve bitene kadar elimde taşıdım sonra atmak üzereyken bir kez daha çektim dumanından. Ama bunu bırakmak zor değil zaten “bırakmak” gibi bir misyon yüklendiği için bunları konuşmak zorunda kalıyoruz. Halbuki nasıl çiğköfte yemekten vazgeçemiyorsunuz buda öyle birşey, 2 hafta ya da 3 haftada bir çifköfte yedikten sonra sigara içebilirsin ne var bunda. Çiğköfte sigara kadar zararlı olmasada eminim vardır etkilediği bir bok. Bok. bOk.

Ben sigara içmeye gidiyorum ulan. Amaa fazla içmeyeceğim. Belki bir fırt belkide iki, üç. Dört mumdur, haninna…

Bugün bir yazı okudum. Çocukların çok küçük yaşlarda çalıştırıldığından bahseden bir yazı. 1992 yılından beri yasak olduğu halde çalıştırılan çocukların ülkesi. Yasak olduğu halde hala yaklaşık 6.3 milyon çocuğun çalıştırıldığı tahmin edilmekteymiş. Daha sonra bu ülkede ki çocukların mağduriyetini ne kadar göz önünde tutarsam, çocukların bu durumdan kurtulmasına o kadar yardımcı olurum diyerek 4 yıldır Bangladeş’te bu çocukların fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçının [G M B AKASH] sitesinde fotoğraları gördüm. Daha çok moralim bozuldu. Sonra olayı biraz daha araştırdım.

Türkiyenin nüfusu 71.517.100, yüz ölçümü 814.578 km² dir. Bangladeş’in nüfusu ise 150,448,339, yüz ölçümü ise 144,000 km². Olaya bakın, yüz ölçümü bakımından bizim ülkemizin neredeyse 8′de biri kadar olmalarına rağmen Bangladeş nüfusu bizim ülkemizdekinin 2 katından daha fazla.. Tayyip Erdoğan’ın 3 çocuk yapın lafı geldi aklıma bu istatistik ortay çıkınca. Bu kadar fazla çocuğun olduğu bir ülkede neden büyükler çalışsın ki? Kafa yoran meslekten çok güç gerektiren işlerin çok olması [tekstil, taşımacılık, çay] çocukların eğitime zaman harcamaması konusunda büyüklerin insiyatifine kalmış durumda. Doğal olarak çocuğunun eğitim hayatında başarılı olsa bile doğru düzgün işe bulamayacak olması ve eğitim ile harcanan zamanda; Eğitimin ayırı bir gider yaratması, çocuk çalışmadığı için eve ekonomik katkıda bulunamaması gibi bir çok nedenden dolayı çocuklar çalışmaya mahkum edilmişler.

Bunları okuduktan ve birazda araştırdıktan sonra aklıma Afrikada ki zenci köleler ve Blues geldi birden. Sonra Bangladeş’te icra edilen müzik türlerini araştırırken önce bu ülkenin %88′inin müslüman olduğunu ve bildiğim, tüm zamanların en iyi Blues Tarihini anlatan film olan “Aşkın Müziği” filmininde Bangladeş’te çekildiğini öğrendim. Bu kadarının denk geleceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Afrikalı kölelerden ve blues’dan bahsediyordum değil mi, madem ki 17 yıldır bu duruma engel olamamışlar orada ki altı milyon çocuğun en azından 10 bin tanesine gitar verseler [ki böyle bir kampanya başlasa hediye gitarımla birlikte öğretmen olarak ilk ben giderim.] dünyanın yepyeni bir müzik türüyle tanışacağına adım kadar eminim.

Bu yaz facebookta tanıştığım birinin aracılığıyla Anadolu’ya küçük çocuklara müzik konusunda yardım etmeye gideceğim. Çok geniş bir bilgiye sahip değilim ama çocukların müzikle tanışmasına yardımcı olacak kadar yeterli bilgim. Bu yaz bu olay bittikten sonra Bangladeş içinde benzer bir yardım yapabilir miyiz diye tartışmaya açacağım. Eğer Bangladeş için bu düşündüklerim gerçekleşirse eminim ki çok çok ilginç şeyler çıkacaktır ortaya.

Bedeni çoktan satılmış dünyanın, ruhudur, duygularıdır müzik.