Ruhsuz

Sizde güneş sokağınızı terk ettiğinde ruhunuzu yatağa bıraktınız mı?

Archive for the ‘Ruh’ Category

Taraf

Posted by ruhsuz on Ara-13-2009

Şimdi, zamanla başıma bela olan bunalımlar artık sıradanlaşmaya başladığı için öyle sık sık yazma ihtiyacı duymuyorum. Hatta yazmasamda olur. Zaten yakında siteyi tamamen “Ruhsuz” adı altında kurduğum müzik grubu olarak hazırladığım şarkıları yayınladığım bir araç olarak kullanacağım. Bu yüzden son yazılarım zaten.

Bunalımların sıradanlaşması ne demektir?

Öncelikle alışmak.. Çünkü kabullenmeden öğrenemezsin. Bir durumun, olayın, düşüncenin ya da herneyse birşeylerden kurtulmak, rahatlamak için kabul etmek şarttır. Evet, bence bunalım varlığını kabul etmediğimiz durumların, hallerin, düşüncelerin tümüdür. Sizin reddetmeniz hiçbirşeyi değiştirmez. Ancak varlığını kabul edip ondan uzaklaşabilirsiniz.

İnanın bana bir sıkıntınız olmadan yazmak berbat birşey, bu yüzden hep yazan insanların sıkıntılı rahatsız birşeyleri ifade etme sorunu yaşayan kişiler olduğunu düşünmüşümdür. Buna ilk örnekte benim zaten.

Peki ben şimdi ne yazacağım =) Taraf olmak konusuna kafam takıldı, bununla ilgili birşeyler yazayım dedim. Zaten taraf olmak konusunun sonunda mevzuyu bunalımlara bağlayacağım ve yine bir kısır döngü oluşturacağım =)

Küçükken hep kendi tarafımızı düşünürüz. Buna ailemizin bizi çok sevmeside neden olur. Çok bencilizdir. “Benim şekerim”, “Benim arabam(oyuncak)”, “Bizim mahalle” vb. örnekler çoğalır. İşte bu süreç boyunca başkalarının ne yaptığı ancak ucu bize dokunduğunda ilgimizi çeker. Yoksa kimse umrumuzda değildir. Ben, ben ve ben deriz hep.

Sonra okul falan fıstık derken insan ilişkileri artar. Bu dönemde beyninizde kurduğunuz küçük dünya size yetmez ve başkalarını kurcalamaya başlarsınız. Aslında o küçük dünyada yalnızlık çekmenin verdiğini sıkıntıyla ona buna bulaşırsınız. (Hiç gerek yokken hemde..) Sonra tüm zamanın birlikte geçirildiği bir dost ve o dost ile muhabbetinin yapılabileceği bir karşı cins bulunur. Öncesince çokça aranır taranır ve akabinde kıvranılır. Bu sırada o küçük dünyanızı bertaraf edersiniz ve eski halini unutursunuz. Kimin girip çıktığı belirsizdir artık ve kendinizi düşünmeyi çoktan unutmuşsunuzdur. Başkalarını memnun etmek adı altında menfaate dayalı düşünceler biriktirirsiniz.

Beklemediğiniz insanlar o küçük dünyanızdan sizin için önemli şeyler çalar ve giderler. Size yazık olur. Çoğu insan böyle durumlarda başkalarını memnun etmeye devam eder. Bazıları bu durumda bir süre çocukluğuna dönüp kendini düşünmeye başlasada bu sıkıntılı, bunalımlı depresif dönem geçer gider.

İşte bu insan ilişkilerinin arttığı dönemde ben, ben ve ben düşüncesi mutasyon geçirir ve sen, o, siz gibi boktan bir hal alır. Çıkamazsın içinden. Herşey gayet normal gelir. Aptal olursun. Başkalarını memnun etme konusunda uzmanlaşırsın. Bunuda marifet sanarsın ama değildir. SEN HALA MUTLU DEĞİLSİNDİR.

İnsan ilişkileri alabildiğince devam ederken çözmen gereken tek şey aslında taraf olmamaktır. Mevzuya tamamen objektif bakıp insanları “Sen ve Diğerleri” gibi iki kategoriye ayırmaman gerekir. Her yeni düşünce gibi buda sana aptalca gelecektir. Ama senin hayatını ayırdığım iki kategoriye tekrar bakarsan aslında sen bu zamana kadar ya kendin için ya da başkaları için yaşadın. İşte şimdi taraf olmaktan vazgeçmenin zamanı geldi.

Ne kendini diğerlerinden üstün kılacaksın ne başkalarını ilişkiler uğruna tepene çıkaracaksın. Öyle bir sen olacak ki başkalarından farklı olmayacak. Kendine ne yapıyorsan başkalarınada yapacaksın, başkalarına ne yapıyorsan kendinede yapacaksın. İnsan olmayı öğreneceksin.

Sonra mutlu olacaksın =)

Saklı Bahçemin Hikayesi..

Posted by ruhsuz on Eyl-2-2009

Bir dağın tepesinde, zirvesinde, dağın bembeyaz saçından, masumca bir kar topu yuvarlasan ve bir çığ olsa yamaçta ki köye indiğinde. Yıkılan bahçenin, paramparça olan evin yada ölen yaralanan insanların kime ne soracağı hakkında bir fikrin var mı..

O ev bizimdi, yamaçta, gökyüzü manzaralı.. Şimdi yok, bir hiç var yerinde diyorsun.

Yalnızca bir gün aklımı esir alan bir düşünceyi yaşadığımız onca ay’a mâl etmişsin.

… diye başlamıştım sana yazmaya.

Öyle bir dünya ki sen nereye koyarsan, o oluyor-muş zamanla.. Bunca zaman suçluluk duyduğumdan seni hep istikrarlı gördüm ben, bugünde onu anlatacaktım sana.. Aslında bırakıp giden ben değildim. Bunu ispatlayacaktım. Bende emindim kendimden ve nefes aldığım sürece pes etmeden yerimden kalkıp savaşmaya hazır olduğumu öğrenmiştim..
Ama utangaç olmak aşkın çemberinin dışında kalıyormuş. Yıllar öncede söylediler suratıma bağıra bağıra ortalıklarda meydanlarda: sen büyük bir korkaksın diye.. Kendi gölgesinden bile korkan bir korkak.. Cümlelerinin, kelimelerinin sıradan boktan unutulup yitip giden, uçucu olan herşeyin arkasına saklanan.. Ama onu acıtmamak için ona hiç söylenmeyen berbat korkular. Süslü olmayan tek cümlem son cümlemdi başıma neler getirdi. Benimde canım yandı bilemedim senin canını yakmamayı beceremedim işte ne yapayım. Hikayelerimede şarkılarıma sözlerimede lanet olsun..

Beni affetmişsin.. affettiğin için teşekkürler.. Sanırım bugün -elimden aldığın süslü cümlelerimde- yok olduğunu söylediğin gizli bahçenin karşılığıydı. Sen beni hiçbir zaman affetmedin, erdemin öfkenden büyük değil! Ben seni gerçekten sevdim, pes etmedimde hiç, zamanın kapısında uzun bir kuyruk bekliyordum, diyordunya hani zaman diye:) sen anlatıyordun bana gerçekleri daha geçenlerde…. Sen bugünün anılarını hayallerini duyarken benden yüzyılların hayalini biriktiriyordum ben. Ama yok şimdi, anılar, hayaller, bugün yada yarın.. İyi bir çocuk olamıyorum ben.. insanların gözlerine bakamıyorum. yüreğine bakmak işkence..

Bak hayatın sıradanlıklarından birinden daha kurtuluyorum, sana bir cümle söylemişim ve aslında seni hiçe saydığımı düşünmüşsün sende bunu saklamışsın aylarca. Erteleyincede iyi çocuk olunmuyormuş, sakladığım onlarca tezat şeyden biliyorum..Senin yanındayken birgün aklıma başka birinin gelmesi ve bunu sana açık açık söylemem bence dünyanın en mükemmel erdemidir.. Ama iki ayrı kişiliği birbirine çarpmak insanın canını değil hayatını yakar.. İnsanın yaşamışlığını geçmişini anılarını yakmak değil geleceğini ve yaşamını yakmaktır.. Evet her ne koşulda olursam olayım severim bende nietzsce’yi, bir hiçim. Bunu kabul etmeme yardımcı olduğun için teşekkür mü edeyim sinirleneyim mi hiçbir fikrim yok. Hiç, bu olsa gerek..

Bilgin olsun, mesele pes etmemek değil, kendini kaybetmemekmiş. Çünkü;

Saklı bahçelerde hep çiçekler ölürmüş
Kurtlanmış cesetlerin kemikleri sızlarmış
Aklı hep başka yerlerde gizli bahçenin
Toplayamaz çiçeklerini solmuş günlerin

Çünkü bu hikayenin devamı yokmuş, çünkü bu hikaye bir kısır döngüymüş..

Şaşırmak ve Susmak!

Posted by ruhsuz on Eyl-1-2009

İnanılmaz şeyler yapıyor insanlar, ben çok şaşırıyorum ama insanlar başka şeylere şaşırıyorlar. Onların şaşkınlıkları benim için apayrı inanılmaz şeyler oluyor hatta..

Şimdilik örnek vermeden açıklayamıyorum bazı şeyleri, hani öyle bir yere gelirsin ki artık üstü kapalı, tamamen anlamsız gibi görünen cümlelerin sırf bulunduğun mevkii sayesinde didik didik edilir bir şekilde öğrenilir, açıklanır. Malesef şimdi böyle bir değerim olmadığına inandığım için örnek örnek dolaşıyorum. Gün gelir =)

Evet şaşırıyorum insanlara. Kendine bir hedef belirlemek ne zor şey arkadaş.. 22 yıl olmuş ben daha bir tane bulabildim. Oysa insanlar ota boka hedef koyuyor. Hatta bunlardan hedeflerim diye bahsediyorlar. Harbi zor iş. Şimdi adama soruyorum; nedir üstat senin derdin, sen ne istiyorsun hayattan diye, hani en klasikleri evdir arabadır kendimi kurtarayım falan..

Şimdi düşünüyorum ulan bu adam ev alıcam diye hedef koyuyor kendine ve o kadarda önemsiyor bu olayı.. Be adam ev alamazsan, iyi bir işin olmazsa zaten yaşayamazsın ki. Sen bunu yapmaya mecbursun zaten, ne diye bunu allayıp pulluyorsun. Bildiğin sorumluluk işte bu, yapmazsan sorumsuzsun. Bundan büyük bir zanaat gibi bahsetmenin anlamı yok. Şaşırıyorum çünkü böyle olunca hayat eşittir hedef oluyor. Böyle olmamalı. Saçmasapan bir anlamı bir mantığı olmayan kelimelerin arkasına sığınman beni şaşırtıyor.

Ben 20 yıldır hedef denilen boku kendimi geliştirmek ve bir konuda bile olsa uzmanlaşmak gibi algıladığım, benimsediğim ve hala öyle düşündüğüm için, ev almak konusunda ne kadar uzmanlaşabileceğini merakla düşünmekteyim. DüşünmekteyDİM.. Ama sorsan o bile bilmiyorki neyin peşinde olduğunu..

Bugün yine kendimle konuşurken, şöyle birşey anlattım kendime.. Öyle yaşamışımki şimdiye kadar, bir el beni istanbulun ortasına bırakmış bende koşuyorum deli gibi, hani eyvallah güzel sokaklar keşfediyorum, yağmurunda ıslanıp kaldırımlarında hüzünleniyorum, sahillerinde baharı yaşayıp çiçeklerle ümitleniyorum laylaylom, ilginç ilginç kişiliklerle tanışıyorum falan.. Ama nereye gidiyorum ulan ben!!!

Anladık, koşuyoruz, yaşıyoruz harala gürele uğraşıyoruz. Ne sebep var akılda ne çözüm. Kıvran dur anasını satayım.. Birde bu belirsizlik yetmezmiş gibi çevrende birikmiş bi ton gerizekalıya laf anlat. İğrenç egolarını tatmin et. Türlü türlü ilişkiler yaşa, onlardanda miden bulansın, sen en mantıklı en iyimser halinle uğraş yine ama ama yine dengesiz ve sağlıksız tepkilerle karşılaş.. Ve hatta nasıl olduğuna senin bile inanamadığın bir şekilde bir kez daha sabırla tüm ilginçliklere dayan ilişkiyi bozma hatır gönül için =) üzerine dayanılamaz bir yüzsüzlükle saçmaporsuk tepkilerle karşılaş..

Nereye gidiyoruz ulan!!

Ben buldum abi hedefimi, müzik yapıcam ben.. Sessiz, sakin, istekli, tutkulu bir şekilde ilişkimiz sürüyor müzikle. Birgünde çıkıpta bana hayal kırıklığı yaşatmadı. Aksine bana herkesin verdiği mutluluktan fazlasını verdi. Dahada ötesi bana beni verdi.. Var mı ötesi ulan?

Ben biliyorum ötesi berisi var mı yok mu ama dedimya şimdi hepsi boş, ben koşuyorum hala sokaklarda. Şimdi tek eksiğim bir yol! Şöyle ilginç bi söz vardı, nereye gidersen git ne kadar gidersen git, eğer gittiğin yeri bilmiyorsan hiçbir yere gitmemişsindir.

İşte o yüzden nereye gidiyorum ulan ben diyorum. Çünkü bildiklerimin hiçbir anlamı hiçbir mantığı yok şimdi. Ancak bir yolum olursa ve ben şimdi harcadığım enerjiyi bu yolun sonunu görmek için harcarsam yol bittiğinde böyle yaptım böyle oldu diyebileyim.

Sizin için o zaman bir anlamı olacak yaptıklarımın, hani röportajımda da söylediğim gibi, ben hayallerimi gerçekleştirdiğimde bunlar sizin gerçekleriniz olacak. Hayal peşinde koşmakla hayalleri gerçekleştirmek çok çok ayrı ve bir o kadarda derin bir mevzudur.

Hala bilmiyorum nereye gittiğimi eğer bir şekilde imkan bulursam bu konuda hayko cepkin’den yardım isteyeceğim bu adam 2000′li yıllarda tanıdığım en reailst en baba adam eğer bir yol varsa o çizer verir bana. Çizmese bile çizmeyi gösterir ulan. Benim bu yaptığımada “Kısa zamanlı hedefler” diyorlar :D bende gülüyorum,
haklıyım. Bu bir hedef değil yaşamdır, yaşamak istiyorsan yaparsın abicim, bunu yaşamak istemiyorsan zaten başka bir bokun peşine düşmüşsündür çoktan ve bu peşine düştüğün bokun adına “yeni hedefim” demeye ramak kalmıştır. Ve hatta bu bünye senden ümidi kesmiştir, sevgiler canım dostum.

Ne diyor ogün abi “yaşıyoruz hala”. Kıldan tüyden kefenler uydurup içine girmeyi bırakmak lazım. Ya atlayacaksın yavuz çetin gibi boğazdan ya da yaşayacaksın adam gibi.

Neden bu kadar sinirleniyorum her yazı yazdığımda emin değilim ama içimiz dışımız sinir, stres, nefret dolu.. Bu olmalı sebebi. Yinede yazmak, çizmek, çalmak, söylemek güzel şeyler, ertelemek yerine.
Şimdilik susuyorum. Yolumu bulana kadar..

Aklın Kıyamet Vakti!

Posted by ruhsuz on Haz-22-2009

Eğer ilk kez nefessiz kalıyorsan bu sana eğlenceli gelebilir. Sanırım ilk kez yaşıyorum.

Bir daha yaşamak istemeyeceğim bir çok an var hafızamda. Gerçekten ilginçtiler. Korkunç ama gerçekten zevkli. Bu film izlemekten öte bir durum ya da canlı canlı bir trafik kazası görmekten. Beyninin uçtuğunu hissetmek ne kadar güzel olabilir ki. Bir yandan öldüğünde senin için üzülecek insanları düşünürken diğer yandan eğer sağ kalırsam mutlaka bunu tüm insanlar bilmeli, bunu yazmalıyım okumalılar ya da izlemeliler, diye düşünmekten daha çılgınca ne olabilir. Bir yandan öldüğünde hiçbirşeye yaramayacak saniyeler yaşarken diğer yandan saniseleri bile aklında tutmak istemek.
Geçmeyen zaman..
İlk defa gördüğün ağaçlar..
Belki bir daha hiç geçmeyeceğin sokaklar..
Binaların arasından azda olsa görünen gökyüzü..
Ellerin!!

Ellerin hiç bu kadar güzel olabilirmiydi. Titriyorlar, kocasından dayak yemek zorunda kalmış güzel bir kadının çaresizliği var parmaklarında..

Beynin..
Hayatınla ilgili o sıradan saçma şeyleri düşünmekle yorduğun beynin tüm bencilliğiyle vücudunda ki et parçalarını düşünmeye çalışıyor ama onları yönetmeyi beceremez bir halde. Belki kendini bile kurtaramayacak olmanın korkusu var sadece. Pes etmek için gözlerini bekliyor. Gözlerinse bir bebek gözü gibi inceliyor etrafını, şaşırıyor, anlamsızca, manasızca başını çevirdiğin herşeyi beynine gönderiyor. Beynine muhtaç olan herşey aldatılmış bir erkek gibi, yalnız, tek başına.. Kendilerini kontrol etmeyi bilmiyorlar ve yavaş yavaş bir ceset gibi davranmaya başlıyorlar.. Bunu farketsede beyninin yapacağı hiçbirşey yok gibi.

Bunu biliyorsun. Dahada ötesi bildiğin en gerçek şey bu. Bir çığlık değil, etrafı tozlara bulayan bir Duman! Önce boğazını sonra seni yakan bir Duman.. Aklının kıyamet vakti bu.

İşte bu kadar korkunçtur ilk kez. Birazdan yaşayacağın en kısa uykunun ardından, gözkapaklarından sızan gün ışığı ile birlikte dudağındaki gülümsemeyi hissettiğinde, ilk kez yaşıyor olmanın ilginçliği ve güzelliği belirir beyninde..

Bu yüzden bir kez ölürsün.

Bir kez daha gözbebeğine dokunmaz günışığı. Uyanabildiğin her sabahın değerini bil!

Hayatın beni etkilemesini bekliyorum. Sonra hayatı en çok insanların oluşturduğunu farkediyorum ama çevremde ki insanların neredeyse hepsini etkileyecek kadar farklı bir yaşam sürüyorum, bir çoğunun yerimde olmak isteyeceği kadar hemde.. az önce hiç bir zaman yapmak istemediğim işime gelmek için bütün gece uyumayıp daha sokak lambalarının bile zor aydınlattığı sokaklara düşüyodum. Yerler biraz ıslaktı, gece biraz yağmur atıştırmış ama ben son bindiğim otobüsten indiğimde obur bir insan gibi yağmur yemeye başlamıştı toprak, bizim tamda ağzında yaşadığımızı unutmuş yine. İnsanı gerektiğinden ya da düşünebileceğinden çok daha fazla rahatsız eden bir havada birde bu yağmurda ıslanmak, hem de yaz ayakkabılarımla birlikte, hiç mi hiç yaşamak istemeyeceğim birşeydi. Şimdi hala ıslak montumla birlikte kahvem için ısıtmaya başladığım suyun hazırlanmasını bekliyorum. Birazdan hayatın beni bir bardak kahve ile etkilemesine izin vereceğim… Kahve mi döktüm, üstelik istediğim kahvede kalmamıştı, hayat izin verdiğim halde kafamın içinde ki ‘gecenin dördünde istanbul‘ havasını bozmaktan başka bir iş yapmadı yine..
Bu sabah kendime verdiğim en güzel hediye hatta 21 yıldır kendime verdiğim en mükemmel düşünce yaşama nedeni mi bulmuş olmamdı. Daha düne kadar birileri bana bundan söz etse onunla çenem hareket edemeyecek hale gelene kadar dalga geçebilirdim, eleştrebilirdim. Ama yine en saf, en doğal olanı buldum ve aldım kollarımın altına. Çok değil bundan bir kaç yıl önce en zeki ve en çok düşünen sevgilim bana ‘kendini bul‘ diye söylenip dururdu. O gün bugündür uzun bir yolculuğa çıkmıştım. Bu yolculuktan en çok o zararlı çıkmıştı. Çünkü ilk işim onu hayatımdan çıkarmak olmuştu. Bugün en çok yol aldığım gün oldu.
Eğer bir tanrı varsa bize verdiği en mükemmel şey sevginin o büyük erdemi olmalıydı. Sevebilmenin gücü. Ama bu aşk romanlarında, filmlerinde ya da sözcüklerinde geçen sevgi değildi. Üst sokakta oturan Erdemin kız arkadaşı Sevgi’de değildi malesef. Çünkü romanlarda kötü sonlar vardı, filmler hüzünlü müziklerle hayat karartıyor, umutları yıkabiliyordu. Sevgi sözcükleri bu benimde içinde bulunduğum yoldaki pembe gözlüklü insanları korkutup geri döndürebiliyordu. Oysa sevgi o değildi. İnsanın bahsettiğim konuda sadece iki yolu vardı. İyi ve kötü. Sevgi denen şey bitebilecek, koklanacak, yenilecek, harcanacak, içilecek, kafanı güzel edecek bir şey değildi. Sevgi başka türlü birşey. Sürekli verebileceğin, hiç durmadan verebileceğin sanılanın aksine sen dağıttıkça hayvanlar gibi içinde çoğalan birşey. Tercih meselesi. Kötü yola girdikten sonra aynı yolu tekrar dönmen gerekir iyiyi bulman için. Ama iyi olanı seçtiysen, sevgiyle iç içeysen ve bi an bile vazgeçersen kendini kötünün içinde yalanın dolanın en içinde bulabilirdin.
Şimdi diyor ki adam ‘arada bir buluşalım seninle biz yine’ belli ki üzgün, terkedilmiş eski bir bina gibi hissediyor kendini.. Oysa öyle değil, terkettiğim ya da terkedildiğim tüm kadınları hala çok seviyorum. Tekrar olsa yine onları seçerdim sonuna kadar yaşayabilmek için. İnce bir çizgi var. Geçmişe bağlanmak ve gelecek yaratmak arasında. Arada bir istiyor insanın canı, hiç bırakmam diyor bir kez daha eskide kalan o güne dönebilsem. Ve bunu söylerken güzelim geleceği geçmişiyle tıka basa dolduruyor, böylece aklından hiç çıkmayan eskinin eskisi geçmişler yaratıyor. Gelecek boş bir sayfaysa yeni şeyler yazmalısın, önceki sayfadakileri tekrarlarsan hem sen sıkılırsın hemde insanın bir daha okuyası gelmez. Sonra terkedilmiş bir bina olmaktan yakınır durursun.
Düşündüklerimin yanından bile geçemez aslında bu satırlar, daha derin daha yoğun şeyler onlar ama bu boktan kelimeler başa çıkamıyor işte bu işle. Sonra üzerine bir kaç tane de nota basıyorum, havalıda oluyor hani ama ne boktan şeyler olduğunu bir ben biliyorum yine. Yaşamakta inanç meselesi, hani inancın tanrı ile senin aranda diyorlarya. Sevgide öyle aşkta, kelimelerde öyle kahvede, yağmur ve toprakta.. Herşeyin üzerinde ki o tanrısal değeri veremezsen ya terkedilmiş bir bina ya da kanalizasyon çukuru olma ihtimalin yüksek. Benim bunları söylerken her hangi bir kaygım yok ama sen yinede kahvede ki ya da yatak odasının kapısında ki tanrısallıktan bahsetme insanlara =)

‘Aylar önce bir gece yazıp, sabah işe gittiğimde tüm listemdeki insanlara gönderdiğim bir “Günaydın” yazısıydı. Tekrar paylaşmak istedim okumamış olanlar için.’

Cheap Retro Replica NFL NBA MLB Throwback Football Basketball Jerseys | hp printer ink cartridges refills| Jewelry Making Supplies | Thumb Joint Pain | Dog Health Problems |Tinkerbell Personal Checks |Garden Planters